ETKİ AJANLARI - NÜFUZ CASUSLARI VE FETHULLAHÇILAR RAPORU
27/4/2008 ·
ETKİ AJANLARI - NÜFUZ CASUSLARI VE
FETHULLAHÇILAR RAPORU
Dr. Necip Hablemitoğlu
Küreselleşme sürecine uyum
sağlamak isteyen ulusal-uluslar arası düzeydeki kurumların pek
çoğu kabuk değiştiriyor. Hiç
şüphesiz değişen bu kurumların başında da istihbarat örgütleri
geliyor.
Değişen tanımlar ve kavramlara
koşut olarak, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri artık
nostaljik 007 kalıplarından
oldukça uzaklarda. Örneğin, dünya üzerindeki her türlü kitle
iletişimini kontrol eden
"Echolon Ağı", uzaydan her türlü görüntüyü sağlayan uydu sistemleri,
klasik casusların tüm işlevini
fazlasıyla üstlenmiş durumda. Sanayi casusluğu hâlâ önemini
korurken, istihbarat
terminolojisinde yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta: "Sosyal-
Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel
İstihbarat" kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat
Servisleri, gelişmiş ülkelerde
eskiden olduğu gibi tam bir gizlilik içinde işlerini yürüten
kurumlar değil artık. Şimdilerde,
Dışişleri, İçişleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları,
Kızılhaç, özel servis veren pilot
üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan
kardinaller, piskoposlar, hahamlar
ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında yatırım yapan
şirketler, yurtdışında
temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber ajansları ile de -gerektikçeiç
içe çalışılıyor. İstihbarat
servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve
yönlendirme ile sınırlı. Artık
hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde
deşifre olma riskine girilmiyor;
bu iş genellikle doğrudan yada dolaylı olarak servisle ilişkili
yerli işbirlikçilere, taşeronlara
sipariş ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara
"etki ajanları",
"yönlendirici ajanlar" ya da kapsamlı bir deyişle "nüfuz
casusları" deniliyor.
Halk deyimi ile "maşa"
olarak da nitelendirebileceğimiz bu etki ajanlarının farklı işlevleri
bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi
gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu,
kimi tarikat-cemaat şeyhi, kimi de
yüksek bürokrat ya da işadamı olarak, önce maddenmanen
bağlı oldukları, aidiyet duygusunu
ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm
yetkilerini kullanıyorlar. Bu
bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen,
halkın din ve ırk duygularına
bağlı olarak kin ve husumete sevk edilmesi; bazen, uluslararası
ihalelerde devlet çıkarlarının
gözardı edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih edilmesi; bazen
tahkim örneğinde olduğu gibi
çağcıl kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak
gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun
aldatılması; bazen, Türkiye'nin en zengin işadamlarından
birinin tüm mesaisini -Diyanet
İşleri Başkanlığına değil- Fener Rum Patrikhanesi'ne hizmete
hasretmesi ya da fethullahçıların
Papa, Fener Rum Patriği ve Batı kökenli hristiyan
misyonerlerle halvete girmesi;
bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe sayılarak
Bergama'da olduğu gibi şaibeli
şirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji
ihalelerinin sonlandırılmasına
karşın sözleşmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf
yabancı şirketlere tazminat olarak
aktarılmasının önerilmesi; bazen AB örneğinde olduğu
gibi, "Kopenhag Kriterleri,
TC Anayasası'nın üstündedir" gibi söylemlerle ulus-devletin sona
erdiğinin,
egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının
geçtiğinin
vurgulanması; şeriatçılara ve
bölücülere sınırsız ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak
bunun "demokratlık"
olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu
göz yumulması ya da her türlü
organize suç örgütü ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması; bazen
Kaddafi'nin bile önünde onursuzca
boyun eğilmesi; bazen ABD Başkanı ile el-göz temasında
bulunulmasının bile onurmuşçasına
reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin
önünde bile bir Türk siyasi
liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki
Türkiye'nin çıkarlarının örneğin
fethullahçılar eliyle ABD'ne devredilmesine seyirci kalınması
ya da Kuzey Irak'da, Kosova'da,
Karabağ'da, Doğu Türkistan'da olduğu gibi soydaşlarımızın
insani haklarına bile sahip
çıkılmaması; bazen Türkiye'nin etnik-dinsel haritasının ya da aile
yapısının ortaya konulmasını
öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin
bilimsel çalışma adı altında
ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pek çok,
binlerce, on binlerce onursuz
işbirliği örneği!..
Kısaca, etki ajanları görüldüğü
gibi bir değil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi
yönlendiren, yöneten her yerde...
Kimi "şeriatçı", kimi
"ülkücü", kimi "sosyalist", kimi "kürtçü", kimi
"ortanın solunda", kimi
"merkez sağda", kimi
"kapitalist", kimi "ikinci cumhuriyetçi"!.. Ama nedense
hepsi de
demokrat, özgürlükçü, entelektüel,
insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!..
Güçleri destek aldıkları
ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız,
gidebildiğiniz yere kadar destekleniyorsunuz.
Bürokratsanız, çıkabileceğiniz en üst göreve
kadar yükselebiliyorsunuz.
İşadamıysanız, vize dahil "kayırılma" statüsüne dahil
ediliyorsunuz. Diyelim ki,
"ikinci cumhuriyetçisiniz", Türkiye'de sizi okuyacak kaç "ikinci
cumhuriyetçi" okurunuz var?
Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye'deki ikinci cumhuriyetçilerin
sayısına baktığınızda, birkaç bin
kişiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği
olmayan, toplumun büyük kesimi
tarafından adeta lanetlenen "ikinci cumhuriyetçi" yazarlar,
Türk Basınının en büyük
gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar. Kim onlara
"kamuoyunu
oluşturma-koşullandırma" güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye
rağmen, kapitalist kimliği ile ön
plana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala
korumakta? Bu bağlamda,
fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarf eden ünlü bir
medya patronunun, Mehmet Eymür'e
yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
Hulki Cevizoğlu gibi Cumhuriyetin
temel değerlerine sahip çıkan kimi yazarlara "MİT ajanı"
suçlamasıyla saldıranların, ikinci
cumhuriyetçilere ya da aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yeni
vatanına kaçmak suretiyle deşifre
olmuş etki ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi
dayanışma sergilemeleri,
Türkiye'deki etki ajanlığı tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir
veriyor...
Türkiye'de kamuoyu, neredeyse I.
Dünya Savaşı'ndan bu yana yaygın biçimde kullanılan
"nüfuz casusu" terimini,
ilk olarak geçtiğimiz aylarda, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın
yurtdışında yaptığı gayrıciddi bir
havuzbaşı bir açıklamasından öğrendi. Basın, - Amerika'nın
yeniden keşfi haberi gibi- konunun
adeta üzerine atladı.
Ya muhabirlerin ve de
redaktörlerin bilgisizliğinden ya da Bakanın telaffuz hatasından, bu
terim bazı basın kuruluşlarında
"nüfus casusluğu" olarak okuyuculara aktarıldı, doğal olarak
da ilgisiz-komedi türünden
yakıştırıcı yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı, bu terimle,
Bakanın sarfettiği "yeni
bombaların patlayacağı" taahhüdünün ilişkilendirilmesi sonucu daha
da katmerlenmişti. Ancak aradan
geçen süre içinde, "Umut Operasyonu" dosyası yargıya
sevkedilirken, "nüfuz
casusları" konusu "fos" çıkmıştı, beklenen bombaların hiçbiri
patlamamıştı.. Anlaşılan, Bakan,
daha önce hiç duymadığı bu terimi bir danışmanından ya da
yakınından duymuş, klasik bir
bilgiçlikle anında etrafındakilere duyurmuştu. Bu yorum, hiç
şüphesiz Bakanla ilgili
yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın Türkiye'deki binlerle
ifade olunan "nüfuz
casusu" ya da "etki ajanı" ya da yönlendirici ajan"
kapsamında örneğin
fethullahçıları da deşifre edip
yargıya sevketmesi gerekirdi.
Elbette bu mümkün değildi:
Emniyette ve mülki kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve
taltiften başka -MGK zorlaması
sonucu birkaç işlem hariç- somut, kayda değer hiçbir
operasyon yapmayan, şeriatı hiçbir
şekilde birinci tehlike olarak kabul etmeyen, sadece 28
Şubat Kararlarına katılıyor
görünen "dinibütün" imajlı bir İçişleri Bakanı'nın bu cemaatle
geçmişine yönelik kamuoyundaki
şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim de öyle oldu...
Aynı şekilde, kendi partisi
içindeki "Alman Ekolü"ne mensup olmakla tanınan politikacıları da
deşifre etmesi gerekirdi ki, sıra
ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Libya ve diğer hasım
ülkelerin "etki
ajanları"na, "yönlendirici ajanları"na gelsin!..
Hedef ülkeler kapsamında
emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış
operasyonlarda -tepe tepe
kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli işbirlikçilerin
nasıl kancalandıkları, nerelerde
yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildiklerihimaye
edildikleri, Türk kamuoyunca henüz
bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler
kapsamına -TSK ve MİT hariç-
devletin en üst yetkilileri de dahil. Örneğin, Başbakanlık
Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla
yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz,
sorumluluktan uzak bilinmezliğin
bir şahikası (1).
Genelgede, devlet görevlilerinin,
yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki
sorunun çözümüne katkısı olacakmış
gibi...
İşte, etki ajanlığı ile ilgili
bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele
alınmış, teknik ayrıntı
boğuntusundan uzak, yalın bilgiler:
1. "ETKİ AJANLARI" YA DA
"YÖNLENDİRİCİ AJANLAR"IN PROFILI
Öncelikle kullanılan ajanları üç
ana grupta toplamak gerekir: "Profesyoneller","Satınalınabilir
Aydınlar" ve de
"Sempatizanlar" (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da
yurtdışında yaşayanlar arasından
seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi
tutulur. "Satınalınabilir
Aydınlar" özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını çeken
toplumlarda, özellikle de Üçüncü
Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa
değerleri vardır; özellikle
medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler.
Örneğin, "yönlendirici
ajan" statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna
sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu
ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da
kavuşmuş olursunuz. Keza, bir
tarikat-cemaat şeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini
de "yularından tutma" ve
de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne
sahip olursunuz.
"Sempatizanlar" ise hedef ülkelere yoğun biçimde yönlendirilen
kültürel
emperyalizmin kesintisiz silahı
olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından (sinema,
müzik, moda, internet, televizyon
vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir.
Parasal ya da siyasal güç için en
güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların
yanısıra, örneğin "green
card" için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak
vazgeçebilenler de bu gruba
girerler. İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin
ABD'nin her yıl gerçekleştirdiği
tüm dünyada 50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları
hatırlamak yeterlidir. Etki
ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna
aidiyet duygusu zayıf, parasal ve
siyasal güç için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci
gelişmemiş, tercihan da
etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni
şeriatçılarla, sünniler karşısında
kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler,
nasturiler, bahailer, yehova
şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler.
Türkiye'deki etki ajanlarının
tarihçesi, gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine
kadar gitmektedir. Ekonomik,
hukuksal ve siyasal kapitülasyonlarla Osmanlı Devleti'nin elini
kolunu bağlayan; etnik
ayrılıkçılıkları kışkırtan; insan haklarını tek taraflı bir istismar ve baskı
aracı olarak kullanan büyük
devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını yetiştirmeyi,
böylece kontrol unsurunu daha
köklü biçimde elde tutmayı ihmal etmemişlerdir.
Örneğin, Âli Paşa'nın, Fuat
Paşa'nın ya da Mahmut Nedim Paşa'nın hangi hasım devletlerin
muhibbi olduklarını göz önüne
aldığınızda, etki ajanlığının geçmişi hakkında bir fikir
edinebilirsiniz. Keza, I. ve II.
Meşrutiyet'te Osmanlı Meclisi Mebusanı'ndaki ayrılıkçı etki
ajanlarının sayısının nitelik ve
nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde, hasım ülkelerin
kat ettiği mesafe hakkında bir
yargıya varacak olgunluğa sahip olduğunuzu kestirirsiniz.
Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde
Anadolu'da 1000'i aşkın yabancı kolej olduğunu; örneğin
Merzifon'daki Amerikan Koleji'nin
Pontuscu Rum Çetelerinin, Tarsus'daki Amerikan Koleji'nin
de Taşnak ve Hınçak Çetelerinin
karargâhı olarak kullanıldığını öğrendiğinizde, Sivas
Kongresi'nde "ille de
Amerikan mandası isteriz" diye tutturan şekilde ulusçu-özde etki ajanı
aydınlarımıza hiç mi hiç
şaşırmazsınız. Sonra Mustafa Kemal Paşa hatırınıza gelir,
gözünüzde, kalbinizde, tüm
hücrelerinizde O'nu hisseder, O'nu daha bir başka tanır ve
O'nunla onur ve gururla,
sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle
bütünleştiğinizi hissedersiniz.
Türkiye'de en çok etki ajanına
sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye'de
geleceğin yönetici adayı olarak
kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada pilot vakıfenstitü-
üniversitelerini kullanmaktadır.
Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş
bu seçimi ABD dışındaki tüm
ülkelerde ilk gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır. IQ'su yüksek,
ingilizce düşünüp yorum
yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde
aynı yöntemle belirlenip eğitime
alınır; ancak kişiliği uygun görülenler profesyonel eğitime
tabi tutulur. Kısa bir süre
öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde klasik
kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları
doğrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış
görünmektedir. Çıkarları açısından
iktidar kadrolarının yanı sıra muhalefet kadroları ve hatta
mafya mensuplarıyla bile ilişkiler
kuran; her türlü uyuşturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de
silah pazarlaması gibi kirli
işlere bulaşan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış
etmeksizin hedef ülkelerin
egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki
ajanlığında artık
"saf-bâkir" niteliğe sahip genç adayların yanısıra, "kontrol edilebilir
istikrarsızlık stratejisi"
gereği, işine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da
dirsek teması halindedir.
Örneğin katı mı katı, yobaz mı
yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi Araplar ve onların kapıları
terörün her türlüsüne açık örgütleri.
Kısaca, şeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar.
Kendisine yönelik tehdidi, kendi
kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik
stratejisinin temel ilkesidir.
Türkiye'de ise daha düne kadar ABD'yi düşman olarak gösteren
malûm siyasal yapılanmanın sözde
yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit sağlık kontrolü için
bile nedense Houston'a giden
politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek
yerine ABD'ni tercih eden, sonra
çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler,
keza fethullahçılar ve daha
niceleri: Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük
sadakatla hizmet verirken ABD'ne
de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP'nin üst
yönetimine kanca girişimleri,
Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.'ne övgüler
düzmekte yarış yapan sağcı-solcu
devlet yöneticileri, marksist olduklarını öne süren,
kapitalizme sözde karşı PKK ve
diğer kürtçü terör örgütleri. Hepsi ABD'de ve ABD dışında,
yalnızca ABD kontrolünde...
Türkiye için seçilmişlere (!)
bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para
bulamayanlara kadar uzanan
yelpazede, Türkiye'nin iç ve dış politikasını ABD'nin çıkarlarına
endeksleyenlerin yanısıra, eski
deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak
kadar tamahkâr, şehit cenazelerini
sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma
konusunda "dün dündür"
diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen memurunu elüstünde
tutacak kadar erdem ve ahlâk
yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını
savuracak kadar hovarda, "prens"
ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta
bir resmi geçit yaparlar,
gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye'yi
soyup tekrar yetiştikleri yere
kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de
misyonlarını –sanki Türkiye'nin
değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine
getirmeye devam ederler. Diğer
taraftan, bugün, ABD'de sayıları süratle yarım milyona
yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek
ölçüde bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD'de
yaşayan bu vatandaşlarımızla,
öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye'de hizmet veren
vatandaşlarımızı, bu az sayıdaki
"seçilmiş maşa" ile karıştırmamak gerekir. Her toplumda
olduğu gibi bu gerçekten
"düşmüş-düşürülmüş" maşaların bizden de çıkmasını doğal kabul
etmek makul olacaktır.
Etki ajanlarının seçiminde ve
eğitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri
için de sözkonusudur. Kendi
ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel
gereksinimi olan resmi Türk
ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık
Türkiye'de her derecede eğitim
kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve
Almanya çekmektedir. Ülkemizde
ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin
yaygınlaşması hatta eğitim dili olması
için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları
sayesinde Türkiye'nin olası
tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne
geçmektedir. Örneğin, dünyaya
yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3
saat Türkçe) 300'e yakın okulun
sahibi olan fethullahçıların, İngiltere'de Lordlar Kamarası'nda
düzenlenen özel törenlerle hemen
her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü
almaları sıradan bir tesadüf
değildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış),
Türkiye'deki etki ajanlarını,
ingilizce eğitim almış ya da İngiltere'de yüksek öğrenim yapmış
adaylar arasından '73eçmektedir.
AB'ye rağmen ABD'nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu
ülke, etki ajanlarını salt yüksek
öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye'deki kürtçülerden,
şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO
militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları
arasından da seçmektedir.
Almanya ise, etki ajanlığında
ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan 2.400.000 Türk
vatandaşı arasındaki yüksek
öğrenim gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich
Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar,
uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli
destek karşılığı saptadıkları Türk
akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman
Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV)
ve Dış İstihbarat Örgütü'nün (BND) kapsamlı eğitim
programlarına dahil etmektedirler.
Bugün Almanya'da Türkiye'deki tüm şeriatçı yapılanmalar
(milli görüşçüler, kaplancılar,
yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler,
süleymancılar, kadiriler,
İBDA-C'ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), bağlantılı
ülkücüler, etnik sorunlu
ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boşnaklar,
pomaklar, tahtacılar, çerkezler
vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur.
Tümü de BfV'nin kontrolündedir.
Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra,
himayesindeki -daha doğrusu sevk
ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan
yapılanmalar sayesinde Türkiye'yi
de karıştırma ve yönlendirme gücüne olmuştur.
Yunanistan ise Suriye'den farklı
olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi tutmak
yerine, Türkiye'deki rejim karşıtı
tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak
açmakta; istihbarat servisi KİP'in
sevk ve idaresinde başta bomba eğitimi olmak üzere terörist
eğitimi olanağı ve parasal destek
sunmakta; sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı
vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin tüm olanaklarını sağlamaktadır. Almanya kadar
geniş kapsamlı olmamakla birlikte,
Fransız DST ve DGSE, İsveç'in FOE ve SABO,
Bulgaristan'ın DS, Romanya'nın
DIE, Hollanda'nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki
ajanı ve de ajan-provokatör
yetiştirme çabası içindedirler.
Müslüman ülkelerin Türkiye'de etki
ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait
tekkeler, şeriatçı siyasi
kuruluşlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde
camilerdir...
Türkiye'de sayısal yönden en çok
etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip
olan İran, bu iş için istihbarat
servisleri SAVAMA ve VEVAK'ı görevlendirmiştir. Bu servis
elemanlarının saptadıkları aday
öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden
geçirildikten sonra askeri ve
siyasal eğitime tabi tutulmaktadır (2). Şah döneminde sadece
Türkiye'den kaçak yollardan giden
şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken, günümüzde
mezhep farklılığı "İslami
Devrim" kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir. Suudi
Arabistan ise, adayları
belirledikten sonra Cidde ve Riyad'daki üniversiteleri ile Mısır'daki El-
Ezher Üniversitesi'nde eğitime
almaktadır. Suudi Arabistan'ın, profesyonel eğitiminde tıpkı
İran'ın caferi olma koşulundan
vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği
vazgeçtiği gözlemlenmektedir. Bu
ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin sürekliliği, hac
organizasyonları ile doğrudan
ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak'daki Saddam karşıtlarını
"Birleşik Cephe"
kapsamında çok yönlü eğitirken, Türkiye'de -özellikle de Hatay'daki- arap
kökenli aday gençlerin eğitimleri
ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik
ve etnik yapılanmaların özellikle
askeri eğitimine lojistik destek vermektedir.
Adayları kendi ülkesinde özellikle
eğitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk
Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile
İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin İstihbarat
Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan
adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan
belirlemekte; birey olarak ele
almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı
öngörmektedir (3). Rusya
Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü
kaybetmişse de, kendi
topraklarında "askeri eğitim" ve "diplomatik koruma" ya da
"gözyumma" gibi lojistik
destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz
geçirebilmektedir. İsrail'in
MOSSAD'ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis
ajanı olduğu inancından hareketle,
ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı
yetiştirmek yerine satınalınabilir
aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri çoğaltmak
elbette ki mümkündür. http://denemehaber.tr.gg/Dr-.--Necip-Hablemito%26%23287%3Blu-d--ETK%26%23304%3BAJANLARI-_-
N-Ue-FUZ-CASUSLARI-VE-FETHULLAH%C7ILAR-RAPORU-B.oe.l.ue.m-_-1-_.htm
2. TÜRKİYE'DEKİ ETKİ AJANI
BORSASI: FETHULLAHÇILAR...
Mevcut şeriatçı yapılanmalar
içinde eğitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan;
ABD'nin tüm dünyada tarikatlara
öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar,
laik Cumhuriyetimizin öncelikli en
büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin ABD
olduğunu bugün artık Türkiye'de
de, dünyada da bilmeyen yok. Bilindiği gibi, bu illegal
yapılanmanın liderinin müritleri
tarafından verilmiş "hocaefendi" ünvanı da Devrim Yasalarına
göre suç. Ancak, suç olmasına
karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm
resmi sorumluluklara karşın,
sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden "hocaefendi"yi
kullanmakta ısrar etmeleri, diğer
illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör
oluşturmuştur. Artık,
süleymancılar, nakşiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını
alenen kullanmaya başlamışlardır.
Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti
aleyhine faaliyet gösteren
hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile
müritleri tarafından bu ünvana
lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış
gözlemlenmektedir.
Konumuza dönersek, işte bu
hocaefendilerden biri, bir yılı aşkın bir süredir ABD'de "zorunlu
ikâmette". Nedeni, şayet
dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine
sızma girişimine azmettirmek ve bu
amaçla gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak
davalardan yargılanacak.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay'a, kendi deyimleri ile
adliyeden mülkiyeye, maariften
emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde
dağıtımı yapılan bir gazete ile
"yeryüzü kanalı" iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon
TL'nı aşan ciro yapan yüzlerce
şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce
ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce de

